ressamlar
facebook
twitter
pinterest
google plus
google plus
google plus

Ünlü Ressamlar

Jean Auguste Dominique Ingres Hayatı

Jean Auguste Dominique Ingres, 29 Ağustos 1780 yılında Toulouse yakınlarında Montauban’da dünyaya geldi. Babası dekoratif işler yapan bir heykeltraş idi. Böylece Dominique İngres on yaşlarındayken babasın­dan ilk resim derslerini aldı.

1791 yılında Toulouse Akademisi’ne girdi. Burada ressam Rougues, peyzaj ressamı Briant ve heykeltraş Vigan gibi sanatçılara öğrencilik yaptı. Aynı zamanda müzikle de ilgilenerek ondört yaşında, Belediye Or­kestrasında, ikinci kemancı olarak hayatını kazanmaya başladı. Öğretmenlerinden bazılarının teşvikiyle 1797’de Paris’e gitti ve David’in öğrencisi oldu. Grek ve arkaik stilin etkisinde kalarak, 1801’de kendisine «Grand Prix de Rome» mükafatını kazandıran «Agamemnon, Aşil’in Çadırında» isimli eserini yaptı.

Roma’ya gidip İtalyan ressamlarını incelemek istiyordu. Ancak bu seyahat için yeteri kadar parası olmadı­ğından bu seyahatini beş yıl sonraya bırakmak zorunda kaldı. Bu arada bir kadın portresiyle 1802 yılı Paris Resmi Sergisi’ne katıldı.

1804 yılında, Napolyon Bonapart’ın isteğiyle, Liège Şehri’ne hediye edilmek üzere, onun Birinci konsül kıyafetinde, bir portresini yaptı. Bu, daha sonradan devam ettiği bir seri portrenin başlangıcı oldu. 1905’de Napoléon I’in «İmparatorluk Tahtı’nda» bir portresini daha yaptı ve 1806’da yıllık Resmi Sergiye bu eseriyle katıldı. Ama bir hayli tenkitlere uğradı.

Ekim 1806’da Roma’ya giderek 1810 yılma kadar Villa Medici’de misafir kaldı. Ingres’in stiline, başta Raffaello olmak üzere bütün İtalyan ressamları, yepyeni bir yön verdiler.

Dominique İngres, başta «Yıkanan Kadın» isimli tablosu olmak üzere en güzel eserlerini, bu senelerde mey­dana getirdi. Ancak bu eserler, Paris’te beğenilmedi. Ingres de bu yönden, tekrar İtalya’ya gitti ve 1820 yılı­na kadar Roma’da kaldı.

1813’de Madeleine Chapelle ile evlenen Dominique Ingres, 1814’de Caroline Bonaparte’ın ve Murat ailesi fertlerinin teker teker portrelerini yaptı. Aynı yıl «Yıllık Resmî Sergi»ye «Raffaello», «Formarina» ve «Toledo’lu Don Pedro» tablolarıyla katıldıysa da yine umduğunu bulamadı.

Napolyon’un düşmesiyle ve ailesi efradı arasındaki ölüm ve hastalıklarla sanatçı için de güç sene­ler başladı.

1820’de heykeltraş Lorenzo Bartolini’nın tavsiyesine uyarak Floransa’ya gitti. «Louis XlII’ün Adağı» isimli tablosunu bu şehirde meydana getirdi. Fransa’da yavaş yavaş tablolarına ilgi duyulmaya başlandığını öğre­nince, 1824’te Paris’e döndü.

Eserleri artık büyük övgüyle karşılanmaya başlamıştı. 1825’de «Academie des Beaux – Arts» Güzel Sanatlar Akademisi’ne üye seçildi. 1829’da da «Ecole des Beaux-Arts» Güzel Sanatlar Okulu’nda Regnault’un yerine öğretim üyesi oldu. 1834’te Roma’da, Fransız Akademisi’nin müdürlüğüne atanarak 1835-41 yılları arasında orada kaldı.

1841’de tekrar Paris’e dönerek büyük sevgiyle karşılandı. Hayatının son senelerindeki en büyük eseri, bü­tün çıplaklarını kapsayan «Türk Hamamı» adlı tablosu oldu.

14 Ocak 1867’de ölmeden önce, eserlerini, Montauban Şehri’ne bağışladı.

Ingres klasik ölçüleri benimseyen bir romantik, şekilsel mükemmelliğin içine her zaman şiir katan bir yaratıcıdır. Sadece, yaşadığı toplumun, idareci zümresini çizmekle kalmamış, onları kendi yaratıcılığının ve estetik doktrininin içine dek götürmüştür. Kişisel stilinde, laik düşüncelerin yanısıra, ihtilalin kökünden söktüğü birçok geleneksel değerlere de yer vermiş ve bu çaba, onun en hayranlık uyandıran yönü olmuştur.

Ingres’in analiz gücü, eserlerindeki modellerin duruşunda, tenlerin ipeksi görünüşünde, hareketlerin yumu­şaklığında, kontürlerin netliğinde ortaya çıkmaktadır. Ressam, doğaya yabancı düşen hiçbir rengi, kabullenmemiştir. En gerçek ve en olumlu bellediği görüşleri, çağdaş kültürün derinliğinde şekillendirerek değerlen­dirmiş, bu çabası onun üstün tekniğini yaratmıştır. Ingres özellikle kontürlere önem vermiş, hacimleri ve mesafeleri, kesin hatlarla ayrılan geniş renk yüzeyleriyle, ortaya çıkarmıştır.

Şekil, onun için daima arı ve güçlü olmuştur. Ingres’in resim sanatı, her yönüyle, anlamlı ve aynı zamanda müzikal bir uyumu içeren olağanüstü bir sanattır.