ressamlar
facebook
twitter
pinterest
google plus
google plus
google plus

Ünlü Ressamlar

Pieter Paul Rubens Hayatı

Pieter Paul Rubens 28 Haziran 1577’de, Almanya’nın Siegen Şehri’nde dünyaya geldi. Babası, Protestan olduğundan ötürü vatanını terketmek zorunda kalan Hollandalı bir avukattı. Sanatçının çocukluğu Siegen ve Köln’de geçti.

1587’de babası ölünce, annesi Marie Rubens ile Anvers’e döndüler. Resim sanatı üzerindeki ilk bilgileri, Köln’de almıştı. Anvers’te akrabası, manzara ressamı Tobias Verhaecht’tan ders almaya devam etti. 1593 yılında Adam van Noort’un atölyesine girdi. Ertesi yıl asıl ustası sayılan Otto van Veen’in yanında çalışmaya başladı.

Pieter, bir yandan okula gidiyor, klasik öğretim görüyor; bir yandan da resim alanında tecrübesini arttırıyordu. Her sabah annesiyle devam ettiği kilisede dinlediği vaazlar da onun üzerinde büyük etki yapıyordu. Hümanizmacılarla bu sırada ilgilenmeye başladı.

Pieter Paul Rubens, ustası Otto van Veen’in teşvikleri sununda 1600 yılında, henüz 23 yaşındayken, İtalya yolculuğuna çıktı. 1608 yılına kadar İtalya’da çalıştı. Venedik’te Tiziano’nun eserlerine hayran oldu ve bütün hayatı boyunca bu sanatçıyı kendine örnek aldı. Venedik Okulu ressamlarını inceledi. Bunların arasında Tiziano’dan başka Tintoretto, Veronese, Giorgione gibileri vardı. Hepsinden bir şeyler kaptı. Az fakat parlak renk kullanmayı, bol ışık ve aydınlık zevkini, büyük ölçülerde tablo çizmeyi, resmin yüzeyini doldurma usulünü hep İtalya’da öğrendi.

Venedik Şehri’nde kendisini saray ressamı olarak yanına almak isteyen Mantova Dükü Vincenzo Gonzaga ile tanıştı ve hizmetine girdi. Onun sayesinde Roma’ya gitti. Michelangelo‘nun resimlerini seyrettikten sonra resim görüşünde adeta devrim oldu. Roma ziyaretinden sonra figürlerinde adele oyunları fazla yer almaya başladı. Mantova Dükü, sanatını ilerletmesi için 1603’te Rubens’i İspanya’ya yolladı. Bu ülkede karşısına çıkan tablolar başta Tiziano olmak üzere Venedikli ressamların yapıtlarıydı. Madrit’teki Escurial Sarayı, o zamanlar bunlarla doluydu. El Greco‘nun da iki tablosu vardı.

25 yıl sonra Rubens tekrar Madrit’e gidecekti, ama bu defa bir ressam olarak değil, sanatının zirvesine erişmiş bir dahi ve politika dünyasının ünlü bir siması olarak.

Rubens, 1604’te Mantova’ya döndü. Roma ve Cenova’da, kiliselerde dinsel konular üzerinde çalıştı. Gonzaga’lar için «İsa’nın Vaftizi» ve «İsa’nın Başkalaşını» adlı tabloları yaptı. Mantova’da Cizvit, Roma’da Santa Maria in Vallicella, Cenova’da San Ambrogio ve Fermo kiliselerinde yaptığı freskler büyük ve ölmez eserlerdir. Bu tablo ve resimlerde Michelangelo, Raffaello ve Tintoretto’nun birçok motifini hiç çekinmeden eserlerine geçirdi. Annesinin Anvers’te ağır hasta olduğunu haber alınca, 1608’de Mantova Dükü’nden izin alıp ona veda etti ve Hollanda’ya döndü.

Rubens, İtalya’da bulunduğu seneler içinde, sanat bilgisi yönünden dağarcığını iyice doldurmuştu. Venediklilerden rengi, Raffaello‘dan çizgiyi, Michelangelo‘dan ifade kudretini, Corregio’dan natüralist zarafeti ve Bologna’lı ustalardan da kompozisyon tekniğini öğrenmişti. Bütün bunlara eski Flaman resminin, ilhamını doğadan alan duygu dünyasını ekledi. İtalya dönüşünden sonraki yaratmalarının ağırlık noktasını dinsel ve mitolojik konular oluşturdu.

Rubens, 1609’da Anvers’te İsabella Brandt adında çok güzel bir kadınla evlendi. Aynı yıl, Hollanda Valisi Arşidük Albert ve eşi İsabella’nın özel ressamları olması için yaptıkları teklifi kabul edip Anvers’e yerleşti. Burada atölyesini kurdu.

Başta Van Dyck olmak üzere pekçok ressam, okul niteliğindeki bu atölyede yetişti. Sanatçının resimlerine figürleri, hayvanları, natürmortu ve manzaraları çizenler başka başka ressamlardı. Atölyede birkaç tabloya aynı anda başlanır, Rubens her resim için ayrı ayrı konuşup emirlerini verdikten sonra bir düzüneden fazla yardımcı çalışmaya başlardı. Bu muazzam resim fabrikasından Rubens’in sağlığında 3.000’e yakın büyük ölçüde tablo çıktı. Bunlardan 600 tanesi ya doğrudan doğruya kendi eseri veya onun düzeltmesinden geçmiştir.

1610-1620 yılları arasında manzara resimleri de yapmaya başladı. Bunlar basit bir tasvir değil; şiir dolu, huzur verici, duygulu sahnelerdi. 1611 – 1614 yılları arasında Anvers’in Saint – Walburgis Kilisesi için «Çarmıha Geriliş» ve bir süre sonra Anvers Katedrali için «Çarmıhtan İndiriliş» adlı tabloları yaptı.

1622’de Fransa Kraliçesi Maria de Medici tarafından Paris’e davet edildi. Rubens bütün yardımcılarıyla birlikte Paris’e gitti. Üç yılda 22 büyük kompozisyon hazırladı. Bunlarda Maria de’Medici’nin hayatını mitoloji ve alegori ile işlemişti.

Anvers’e döndükten kısa bir süre sonra 1626’da karısı İsabella Brandt öldü. 1628’de Arşidüşes İsabella’nın politik temsilcisi olarak İspanya’ya gönderildi. Dokuz ay kadar İspanya’da kaldı. İspanya ve İngiltere saraylarına girip çıktı. İspanya Kralının Rubens’e verdiği asalet ünvanları ve nişanlardan sonra aynı şeyleri ve şövalye rütbesini İngiltere Kralı da verdi. Büyükelçi sıfatıyla bulunduğu Madrit’te durmadan resim yaptı.

1630 yılında, daha önce resmini yaptığı Susanne Fourment’ın 16 yaşındaki kız kardeşi Hélène Fourment ile evlendi. Bu sırada, zengin ve ünü büyük ressam 53 yaşındaydı. İngiltere’de Kral Birinci Charles’ın Whitehall Sarayı’ndan sonra İspanya Kralının «Torre de Pârada» av köşkünde de duvarlara çeşitli panolar yaptı; tavanları fresklerle süsledi; bazı salonlar için de büyük resimler yaptı.

1635’te Anvers civarında satın aldığı Steen Şatosu’na çekildi. Mafsallarındaki damla hastalığı yüzünden çalışamaz olmuştu. «Venüs ile Adonis» son yıllarının en büyük eseri oldu. Atölye arkadaşlarının ve öğrencilerinin yardımı ile çalışabiliyordu.

Son resmini 1638’de bitirdi. Son mektubunu 6 Mayıs 1640’da vasiyetnamesini 27 Mayıs 1640’ta yazdı. Üç gün sonra, 30 Mayıs 1640’ta öldü. Anvers’te Saint Jacques Kilisesi’nin arkasında, kendisi için yaptırdığı küçük kiliseye gömüldü.